Rüzgar

Editörümüz İrem Sena Bülbül yazdı.

“Buna nasıl katlanıyorsun?” dedim. “Neye?” diye sormadı. Zaten hiç konuşmazdı. Aynada kendisini inceliyordu. “Buna. Her hafta akan deli kanını dondurmaya çalıştığın anlarda, zaman senin için durmuşken bu olmayan hiçbir şeye nasıl katlanıyorsun? Biliyor musun, her gece insanlar uyurken esintinin tadına daha da bir varılır, bunun bilincindeyken rüzgârın sesini nasıl duymuyorsun? Tek bir an. Ayakların yerden kesilirse ve sen uykusuzluğun sarhoşluğuyla başka sesleri duymamaya başlarsan olmayan hiçbir şeyi fark edeceksin. Ama yapmıyorsun…” dedim. Sesimde sitem yoktu. Hatta coşkulu bile sayılmazdı. “Şu veya bu sebepten ötürü ders çalışıp- kitap okuyup- yemek yiyip- uyuyorsun. Daha fazlasını ya da daha azını yap demiyorum. Bak.” Yolun karşı tarafındaki parkı işaret ettim. “Yine geldi. Her gün, gün batımında geliyor. Sence ne yapıyor?”

“Hiçbir şey.” dedi. Bu cevabı bekliyordum. Aynaya bakarak saçlarını düzeltmeye devam etti. Batan günün son ışıkları saçlarında parlıyordu.

“Ben de öyle sanıyordum.” dedim. “Aynı yere gidip oturana kadar. Belki de ilk yolculuğumu orada yaptım. Kendimden başka herkes olduğumu hissediyordum, bu çok uzun süren bir his değildi. İlk önce rüzgâr oldum. Saçlarımı savurdum, tenimi üşüttüm. Artık o an durmuştu, bu belki de ilk sonsuz hissimdi. Her şeyi yapıyordum; duyumsuyordum. Hiçbir şeyin önemi yoktu. Sakindim. Sonra fark ettim. Nerede, kiminle olduğumu. Ama aklım hala rüzgârdaydı. Onla birlikte uçuyordum.”

İçerden dış kapının sesi duyuldu. Huzursuz olmuştu, gideceğini biliyordum. “Bekle” dedim. “Bir şey daha var. Sanki uzun zamandır yaşamıyor gibiydim. Yani eşyaları ve insanları duyumsayana dek. İnsanlara yaşamayacağım bir gün için günaydın diyordum. Ama anlasana, yaşıyordum. Yaşıyordum işte, şöyle ya da böyle.” Ayak sesleri koridordan geçti, yakındaki bir odaya yöneldi. “Gitmem gerek.” dedi. “Akşama yine gelirim.” Dinlemedim.  Kendimi ifade edecek cümleleri ilk kez istediğim şekilde kurabilmiştim. “Toprağın üstünde olup yaşadığını sananlardan biriymişim. Ama… Bu çok yorucu. Bazen sadece sinemaya gitmek istiyorum. Saatlerce arkadaşlarımla dolaşmak. Rüzgâr benden uzak olsun, ben ben olayım, kendime uzaktan bakmayayım istiyorum.”

Gülüyordu. “Bazen gerçekten deli olduğunu düşünüyorum.” dedi, kapı açılmadan önce. Annem işten dönmüştü, akşam yemeği saati. “Geliyorum.” dedim perdeyi örtmek için kalkarken. Dışarda, uzak tepelerin ardında gün batıyordu. Yolun karşısındaki parkta saçları gün ışığında parlayan kızı gördüm. Aynada gördüğümden daha da güzeldi. Perdeyi örtmeden önce gülümseye devam ediyordu.