Sahilde Okunmaya Değer 3 Stefan Zweig Öyküsü
Ece Çalışan, Marmara Tıp'22 yazdı.

Değerli okurlarımız,
Büyük bir sabırsızlık yaparak kısa öykülerin ustası olan Stephan Zweig’ın bir solukta okuyacağınız öykülerinden bahsetmeyi çok isterdim! Ancak yazarımızın hayat hikayesinden kısaca söz etmemek ona haksızlık yapmak olacaktır.
1881 yılında çok varlıklı bir aileye doğan Avusturyalı Yahudi yazarımız, yaşamının ilk bölümünü Viyana'da geçirmiş. 1904’te Viyana Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Zweig’ın yıldızı yazarlığının erken günlerinden itibaren dünya çapında parlamış (kitapları o dönemde 18 dile çevrilmiş). 2. Dünya Savaşı’nın kara bulutlarının Avusturya’nın üzerini kaplaması ve Adolf Hitler'in güce yükselmesi ile beraber yazarımız, kısa bir süre sonra Avusturya’yı terk etmek zorunda kalmış.
1940 yılında evlendiği ikinci eşi ve Zweig, savaş yıllarını ülkeden ülkeye göç ederek geçirirler. Yazar bu dönemini "evsiz bir biçinde dolanmak" olarak nitelendirmektedir, nitekim vatanına geri dönememek yazarda geleceğe dair büyük bir hüsrana sebep olmuştur. Eserleri dünya çapında büyük ses getiren yazarın o dönemde bütün eserleri Almanca konuşulan ülkelerde yasaklanmıştır.
Savaş yılları boyunca büyük bir karamsarlığa bürünen Zweig, Hitler rejiminin biteceğine ve nazizmin son bulacağına dair umutlarını kaybeder. 1942 yılının Şubat’ında Stephan Zweig ve eşi, beraber aşırı dozda barbiturat alarak intahar ederler ve yataklarında el ele tutuşmuş halde bulunurlar.
Ölümünün 70 yıl ardından Stephan Zweig’ın intahar mektubu 2012 yılında İsrail Ulusal Kütüphanesi tarafından dünya açılır:
‘’Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım...
Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu.
Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”
Stefan Zweig Petropolis 22.11.1942

Amok Koşucusu
*Spoiler içermemektedir.*
Hikayemiz Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktorun hayatının anlamını sorguladığı monoton bir günde, ciddi bir ahlakî ikilem ile bölünür. Çok zor bir durumda kalan zengin bir kadın, 10. haftası geçmiş gebeliğini sonlandırması talebi ile kendisine gelir. Söz konusu olan insan hayatıdır ancak doktor, anlık bir öfke ve duygu karmaşası sonucu kadına yardım eli uzatmayı reddeder. Kadın muayenehanesinden çıkar çıkmaz vicdanı ile baş başa kalan doktor, kısa bir süre sonra yaptığı hatayı düzeltmek için kadının peşinden gider. Peki kadına yardım etmeyi saplantı haline getiren doktorun kadına yardım etmesi hâlâ mümkün müdür?
Görev ve duyguları arasında kalan bu doktorun öyküsü biz tıp öğrencileri için bir etik tarlasıdır. Güç ve arzunun, onur ve utancın bütün çıplaklığı ile okurlara sunulduğu bu öykü Zweig’ın dünya çapında ün kazanmasında büyük rol oynamıştır.

Kızıl
*Spoiler içermemektedir.*
Bu öykümüz Viyana’ya tıp öğrenimi için gelen genç bir adamı (Berger) konu almaktadır.
Geleceğe dair büyük ümitleri olan arkadaşımız, geldiği büyük kente ve sosyal çevresine uyum sağlayamaz ve dolayısıyla kitabın büyük bir kısmı Berger’in yaşadığı sosyal zorluğa ışık tutar.
Berger kimseye benzemediği, herkesten bambaşka beceri ve ilgi alanlarına sahip olduğu için arkadaşları arasında kendini oldukça huzursuz ve tabiri caiz ise "ezik ve acınası" hisseder. Kendini çevresine kabul ettirmek ve arkadaşları gibi olmak için karakterine hiç uymayan tavır ve davranışlar sergilemek zorunda kalır. Çevresindekilerin alay konusu olmaktan kurtulamayan Berger hayatındaki bu eksikliği derslerine dört kolla sarılarak kapatmaya çalışır ve nitekim bunalım sonucu tıp fakültesi eğitimini yarıda keserek memleketine dönmeyi düşünmeye başlar.
Berger okula gitmemeye, hayattan zevk almamaya başlar ve kendini çevresindekilere kapatır. Günlerini sokaklarda başıboş dolaşarak geçiren Berger’in karşısına "kızıl" hastalığına yakalanmış ve durumu ağır olan genç bir kızın çıkar. Bundan sonra olacakları keşfetmeyi sizlere bırakıyorum.
Karakterinin psikolojik analizinin çok iyi yapıldığı bu eser Zweig’ın en çok değer gören eserleri arasında yerini almıştır.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

‘’Şimdi artık benim için yalnız sen varsın dünyada, yalnızca sen, benimle ilgili hiçbir şey bilmeyen sen, bu arada hiçbir şeyden haberi olmayanı oynayan veya herşeyi ve herkesi alaya alan sen. Evet, yalnızca sen, beni asla tanımamış olan ve hep sevdiğim sen.’’
Sizlerle Stephan Zweig’ın hayatını bir mektubun ardından sonlandırmasını anlatmıştım, bu romanı da tamamen bir mektuptan oluşmakta. Hem de hayatı sona ermek üzere olan bir kadının, kendisinin varlığından bir haber bir erkeğe yazdığı…
Spoiler: Sigmung Freud ile arkadaş olan ve kendisinin fikirlerini epeyce benimsemiş olan Zweig’ın bu eserinde elektra kompleksi işlenmektedir.
Spoiler: Bir aşkı anlattığı varsayılan bu hikaye aslında ailesinden ve bir baba figüründen sevgi görmeyen savunmasız genç bir kızın kendinden yaşça büyük bir erkeğe duyduğu saplantıyı anlatmaktadır.
Okurken tüylerinizin diken diken olacağı bu hikaye hakkında daha fazla bilgi vermek veya kitap hakkında daha fazla yorum yapmak kitaba haksızlık olacaktır. Kitabı okumadan önce herhangi bir youtube videosu veya internet yorumu bakmamanızı ve kendi değer yargılarınız ile okumanızı öneririm!

