Pandemi; Ne Yaşadık, Ne Hissettik, Neden ve Nasıl?
Düzenli yazarlarımızdan Eren Şahin yazdı. Ölümün bile normalleştiği, duyguların anlamsızlaştığı, insanların birbirlerine ve olaylara karşı duyarsızlaştığı yeni bir düzen düşünün. “Pandemi”ye bir de Eren’in gözünden bakın.


Görsel 1 Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Novel_Coronavirus_SARS-CoV-2.jpg
Tarih öyle bir tekerrür ediyor ki her "unutan" nesil, hiç de hoş olmayan yöntemlerle hatırlamak zorunda kalıyor salgınlarda yaşananları. Belki de birden çok kez ve her seferinde bir öncekinden daha kötü tablolarla…
2019 yılının sonunda başlayan ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan bu salgın; pandemiye dönüşeceğini bilmeden, belki de inatla adına valsler düzenlenmesine gerek bile kalmadan toplumlar arasında yayıldı ve neticede tüm dünyayı derinden sarstı. Evet, SARS’tı. SARS-CoV-2 olarak isimlendirilen bu virüs insanlığı büyük sıkıntılara düşürdü ve bütün geçmişi, yaşamayanlara ve bilmeyenlere dahi tüm zorluklarıyla hatırlattı. Geçmişte neler yaşanmış, ne önlemler alınmış, neler gerçekten öğrenilmiş ve hafızalara kazınmış gördük, geçirdik. Şimdi artık gelecek nesillerin aklına kazınanları yazıya dökmesine sıra geldi.

Görsel 2 Kaynak: http://www.michael-moran.com/2020/03/chopin-in-time-of-cholera-paris.html
Desensitizasyon denen bir mesele vardır ki bunu Türkçeleştirecek olursak “alışma” diyebiliriz. Her türlü olaya desensitize olabiliriz. Yüksek miktarda maruziyet ve maruziyet süresinin uzaması bizde o şeye karşı alışma, o şeyin eski etkiyi göstermemesi durumu yaratır. Bu bazen iyi bazen de kötü bir etkidir. Örneğin kötü bir koku aldığımızda belli bir süre sonra koku almaçlarımız bu kokuya desensitize olur ve artık kokuyu almamaya başlarız. Ama olumsuz bir olayda bu bizim aldığımız hasarı arttırıcı etki yaratabilir. Pandemi ilk başta herkesi çok korkutsa da üstünden artık iki yıl geçince kimse önlem bile almaz oldu. Evet pandemi, etkisini oldukça azalttı ama bitmedi. 2020 Mart ayında lateks eldivenler takarak, dezenfektanları gereğinden fazla kullanarak ve çifter çifter maske takarak gezen insanlar; 2021 yazında maske bile takmadan dışarı çıkıyorlar, eldiven taktıklarını düşündüklerinde gülmeye başlıyorlardı. İnanın insanlık her şeye alışabilir. Yeter ki alışmaya yetecek kadar zaman geçsin. Bu aslında bizim adaptasyon yeteneğimizin yüksek olduğunu, dolayısıyla karmaşıklığımızın ve zekamızın yüksek olduğunu gösterir. Lakin alışmaktan daha önemli şeyler var.
Alışmadan önce çözüm aramalı, çare bulmalı ve bir sonraki sefer için hazırlık yapıp önlem almalıyız.
Salgın durumlarında olması gereken bu iken bile bile kendimizi ateşe atmamızın nedeni nedir? Bu sorunun cevabı bilinseydi tarihin tekerrür ettiğine dair söylenen söz şu an kullanılmazdı herhalde.
Küreselleşen dünya beraberinde küreselleşen salgınları getirdi. Bu salgınların kolayca yayılabilmesi, gelişim ve küreselleşme ile doğru orantılıdır. Biz kolayca ulaşabiliyorsak bizim taşıdığımız mikrobiyolojik ajan da kolayca ulaşabilir demenin bir farklı yolu bu. Değişimlerin sonucu olarak ulaşımda kolaylık sağlayan her şey salgının yayılması için de kolaylık sağlıyordu. Bunun yanında insanoğlundan kaynaklanan nedenler saymakla bitmez tabii. Bir diğer etken de bizim şehir yaşamına vahşi yaşamı dahil etme çabamızdır. Çin’de yaban hayvanları satan pazar yerleri var ki doğada yan yana asla gelmeyecek türler temas halinde, zoonosisi mümkün kılıyor ve pandemileri başlatan bir faktör oluyor.
Gün geçtikçe kalabalıklaşan dünyada salgın hastalıklar yayılmak ve etkisini göstermek için bazı avantajlar elde etti. Bunlar yayılma gösterebilme, mutasyon geçirerek daha da ölümcül hale gelme ve uzun süre geniş popülasyonları tutabilme özellikleriydi (Shah, 2020). Bir pandemiyi pandemi yapan şey mikrobiyal ajanın tüm dünyaya yayıldığında da patojenik özelliğini devam ettirebilmesinde gizlidir. Eğer patojen özelliği göstermeseydi yalnızca hepimizde var olan başka bir mikroskopik canlı der geçerdik.
“Pandemi” son yıllarda çok sık duyduğumuz, artık günlük yaşamımıza ait bir kelime haline gelmiştir. 2000’li yıllardan itibaren yazılan İngilizce kitaplarda kullanma sıklığı büyük ölçüde artış göstermiştir. Aynı etkinin 20. yüzyılın başında görülen İspanyol gribi için de görüldüğünü göstermek mümkündür.(https://books.google.com/ngrams/graph?content=pandemic&year_start=1800&year_end=2019&corpus=26&smoothing=3&direct_url=t1%3B%2Cpandemic%3B%2Cc0#t1%3B%2Cpandemic%3B%2Cc0)
Gördükçe, deneyimledikçe yazıyor insanoğlu, aradan yıllar geçiyor ve yine yeniden unutuluyor bu salgınlar. Önlemler alınmıyor, ders çıkarılmıyor ve gözle dahi görülmeyen mikroskopik bir canlı, hatta canlı bile sayılmayan bir ajan, tüm nüfusu etkisi altına alıp bizi evlere kapatıyor. Evet, bu evlere kapanma mevzusu biz Homo sapienslerin başına defalarca geldi.
Tarım ve hayvancılık başladığında kuşkusuz daha durgun, göçlerin eskisi gibi yaşanmadığı bir hayat benimsememiz gerekiyordu. Bunun nedeni ekip biçtiğimiz tarlaların kontrolü, elde edilen ürünün muhafazası ve besin için göç etme gereksiniminin ortadan kalkmasıydı. Hayvanlar evcilleştirildi, bitkiler evcilleştirildi. “Ev”cilleştirmek… Yaban hayatından koparıp kendi istediğimiz şekillere sokmak için yapay veya doğal seçilimle bir başka organizmayı “ev”cilleştirmek... Evet, evlere giren biz insanlar olduk. Hem az önce saydığımız nedenlerden dolayı hem de toprağı kazıp altından belki de yüzyıllarca gizli kalmış mikrobiyolojik ajanları yeryüzüne çıkardığımız için. Bu organizmalar salgınlara yol açtılar, tarih boyunca milyonlarca insanın ölümüne sebep oldular fakat belki de doğal düzen budur. Olması gereken kodlanmıştır bizim genlerimizin içine itinayla ve DNA baz dizilimimiz bizi bu şekilde yönlendiriyordur. Yalnızca tutarsız, öngörülemez ve kompleksiz diye zekamızın ve irademizin varlığını nasıl ispatlarız? Veya aksini reddederiz?
İşte burada devreye kontrol edebildiğimiz diğer basamaklar ve noktalar çıkmalı, düşünülmeli. Tamam, bir salgın atlattık. Öyle veya böyle kayıplar verdik, dersimizi aldık ve tecrübemizi kazandık. Bundan sonraki süreç tahmin ettiğimiz gibi mi yürüyecek? Yoksa yine öngörülmez olmaya devam mı edecek?
“Öngörülemezlik”, belki de en büyük silahtır ve kompleksliğin en önemli ve baş kuralıdır. Komplekslik de bilgi yığını içerisinde ulaşılması ‘gereken’ en üstün kademeye ulaşmayı kendine gaye edinmiş zavallı parçacıkların sahip olduğu savunma (!) stratejisidir. Öngörülemezliğin yan ürünü olan mutasyonlar evrimleşmenin temelinde yatan en önemli olaylardandır. Rastgelelik insanlığın doğasında var. Tüm moleküller hareket ederken rastgele hareket ederler. Olasılıklar dahilindeyse bazı çarpışmalar, yeterli enerjide düzenli çarpışmalar diğer çeşitli moleküllerin oluşmasını sağlar. Olasılıklar dahilindeyse olayın gerçekleşmesi için gerekli diğer koşulların sağlanması işten bile değildir. Salgın durumunda insandan insana kolaylıkla geçebilen patojenler için kalabalıklar halinde yaşayan günümüz şehir sakinleri bulaşıcılık açısından bulunmaz bir fırsat olmakla kalmaz, bu patojenin mutasyonu yani evrim geçirmesi için ayrıca çok önemlidir. Evrim için yüzyıllar gerekmeyebilir her daim, bazen bir salgın patlak verir ve iki yılda dönüştürüverir toplumları temelinden. Evrim geçiren yani sürekli olarak mutasyon geçirerek genetiğini ve dolayısıyla saldırı mekanizmalarını değiştiren bir patojene karşı savaşabilmek ve kazanabilmek için yine onun gibi sürekli evrim geçiren, değişen ve yeni mekanizmalar geliştiren bir organizma olmak gerekiyor. Bu yüzden aseksüel üreme yerine her oğul dölde farklı genetiğe kavuşmamızı sağlayan seksüel yani eşeyli üremeye doğru evrildik. Bu da bize bizden çok evvelinde Dünya yaşamına egemen olmuş patojen türlerine karşı kendimizi savunma şansı verdi.
Bir pandemi her şeyiyle bir pandemidir. Siyaset, ekonomi, demografi ve diğer tüm alanlar pandeminin doğuşu, gelişimi ve bitişi için önem teşkil eder. Hatta birinci elden başlatıcı ve bitirici etkenler genelde bunlar arasından çıkar. Salgın hastalıkların salgın olmasını sağlayan da biraz bu özelliklerin farklı olmasıdır. Bir coğrafyada salgın kontrolü çok basit olurken diğerinde neden daha zordur? Yalnızca patojenin özelliklerinden değildir bu. Virülans host özelliklerini de kapsar ve pandemi olayların bütününden etkilenir. Buna insanların bilinç düzeylerini de ekleyebiliriz. Sonuçta patojenin ilaca rezistansını ilacı kullanan insanların bilinç düzeyleri doğrudan etkiler. Böylece yeni güçlü salgınların oluşmasının akıbeti değiştirilebilir.
Eminim ki yaşanan bir pandemiyi kendini bilen biri ömrü boyunca asla unutamaz. Çünkü insanlar belli bir süre içerisinde hayatlarında daha önceden hiç yaşamadıkları birçok şeye maruz kalıyorlar. Ölümün bile normalleştiği, duyguların anlamsızlaştığı, insanların birbirlerine ve olaylara karşı duyarsızlaştığı yeni bir düzen düşünün. İşte öldürücülüğü yüksek bir patojenin neden olduğu pandemi aynen böyle bir duruma yol açıyor. İlk başta hükümetler salgın haberlerini gizlemek ister, sonra kazara veya bilinçli bir şekilde biri salgın olduğunu dünyanın geri kalanıyla paylaşır veya bir şekilde ortaya çıkar. Medya veya basın gibi kitle iletişim organlarında yayılırsa tüm dünyanın öğrenmesi artık işten bile değil. Çünkü artık ekspoze olmuştur o dünyanın bilinmeyen köşesindeki pandemiye bile neden olabilecek küçük bir salgın haberi. Basit önlemlerle başlanır. Tüm dünyaya yayılmayacağı düşünülür. Sonra artık ulaşım çok kolay olduğundan tüm dünya ülkelerinden bir bir enfekte kişilerin haberleri gelmeye başlar. Eve,t pandeminin başlangıcı aynen bu şekilde olur ki bu süreç çok da kısa sürmeyebilir. Pandeminin ilan edildiği zamanla ilk vakaların tespiti arasında Covid-19 için aylar var. Bu aylar içerisinde neler olur neler…
İlk başta insanlar, bu salgının asla kendi ülkelerine gelmeyeceğini düşünenler ve hemen önlem almaya başlayıp salgının anında kendilerine bulaşacağı korkusuyla her yeri velveleye verenler olarak ikiye ayrılırlar. Bilim camiası bile farklı görüşlere sahip ileri eğitimli kişilerle dolmuştur. Biraz bilgisi olan bir bilim insanını televizyon programcıları programlarına konuk ederler. Dünyada olup biten olaylar ve özellikle salgın hakkında bilgi vermeleri istenir. Bununla birlikte pandemi daha başlamadan, pandemi bitip unutulana kadar sürecek olan “bilim insanının halkı bilgilendirmesi” süreci başlamış olur. Hiç sıkılmadan bıkmadan her sabah, öğlen, akşam televizyonlarda aynı şeyler defalarca konuşulur. Sağlık bakanları ve bilim kurulları açıklamalarda bulunur. Alınması gereken tedbirler konuşulur. Sonra dünyadan haberler aktarılır: Salgın birçok ülkeye yayıldı, X ülkesinde de görülmesi an meselesi; bazı ülkeler sınırlarını kapattı, ülkeye giriş çıkışlar kısıtlandı vs. Hele bazı yarı gruplar vardır ki tamamen bilimsellikten yoksunca kendi genlerinin bu salgına karşı koruyucu birtakım kodlar içerdiğini, asla korkulmaması gerektiğini ve hayatlarına devam edilmesi gerektiğini söylerler. Bu bilgiyi verirken tabii herhangi bir bilimsel araştırma yapılmamıştır. Kısmen bile doğru olabilecek bu bilgi kesinlikle bilimsel olarak araştırılmalıdır ki doğru mu değil mi öğrenilsin. Yalnızca “açıklanan” vaka sayısı o ülkede hala sıfır diye bu kanıya varamayız. Ama bazı toplumların öyle veya böyle salgında daha çok zorluk yaşadığı, bazılarının ise daha az yara aldığı su götürmez bir gerçektir.
Eskilerden beri gelen bir düşünce vardır: Tanrı veya Tanrılar, bizi cezalandırmak maksadıyla hastalık gönderir. 21. yüzyılda hâlâ bu düşünceye sahip bazı gruplar görülmüştür. Antik Yunan’da Myrmidonlar vardır ki bunlar Aşil’in askerleridirler. Güneşin şifa dolu ışınlarının genç Tanrısı Apollon bu askerlere ceza olsun diye bir salgın gönderir.
Kabul edilen yeni değerler eskinin üzerini, Orta Çağ’da güzelim kaldırım taşlarını kaplayan insan dışkısı gibi kapladı. Doğurduğu sorunlar yüzyıllarımıza mal oldu ve hijyen, adını aldığı Yunan Tanrıçası zamanından beri hiç olmadığı kadar değersizleştirildi Orta Çağ’da. Fakat şimdi çok daha iyi anladık ki hijyen, koruyucu olmakla beraber hastalığın ilerlemesini ve salgının büyümesini durdurmakta da etkili.
Alışkanlıkları, kafadakileri ve eski bilgiyi değiştirmek ciddi uğraş isteyen bir iştir. İspat bilimsel olsun veya olmasın beraberinde büyük kitleler halinde yayılan inancı getirir. Ama her zaman aynısı olmaz. Miasma ve Hipokratik yaklaşımların esaretindeki bilim camiası, 1976 yılında Alister Hardy tarafından Chasepeak Körfezi’nde varlığı kanıtlanan Vibrio cholerae tarafından vurguna uğradı. Alister Hardy kurduğu düzenek sayesinde aksi kanıtlanamayacak veriler elde etti. Önceleri kolera patojeninin denizlerde değil de karada olduğu düşünülüyordu. Bundan da önce havada olduğu… Şimdi ise asıl olan gerçek ortaya çıktı: yani kolera sudan bulaşıyordu.
Eski kabulleri değiştirmek elbette ki zordur. Çünkü bilim, daha iyisini bulana dek elindekine inanmayı -körü körüne olmayacak şekilde- esas alan bir meseledir. Aksi ispatlanamayana dek eldeki veriler test edilir. Sonuç hep aynıysa, nesnel olarak evrenselliği korunuyorsa ve tabii ki zamanın ileri gelen bilim eşrafı tarafından da kabul ediliyorsa artık kanunlaşma yoluna girilmiş demektir.
Ortaya çıkarılan bilgi seviyesi arttıkça bizi gerçeklik denen sonsuz üst mertebeye çıkaran merdivenin basamaklarını tırmanıyoruz insanlık olarak. Ne kadar çok şey bilirsek o kadar yükseliyoruz ve gücümüz artıyor öngörülemez ile kompleks olana karşı. Bilgi zira güçtür, bir çeşididir. Yalnızca öğrenmek, ortaya çıkarmak gerekir.
Kaynakça
Shah, S. (2020) Pandemi. Sahi Kitap.