Necip
Selin Tiras yazdı.

Necip koşar adım indi merdivenlerden. Son iki basamakta dayanamadı, atlayacak oldu ama korkardı. Ayaklarının yere değmemesinden, düşse kimsenin tutmayacak olmasından, bir de kalkamamaktan.
— Necip, nereye oğlum sabah sabah?
— Günaydın abi, sigarası bitmiş babamın. Bakkala gidip döneceğim hemen.
— Çok içiyor be oğlum baban.
— Sorma abi, biliyorsun. Söyleyince de kızıyor… Ben gideyim abi, şimdi söylenmeye başlamıştır.
— Tamam abicim, hadi görüşürüz.
— Görüşürüz abi.
Necip aynalı apartman kapısını sol omzuyla iterken babasını düşündü. Necip’e sorsanız sigara içmeyen baba olmazdı. Kendini bildi bileli bir paket vardı sofralarında, pantolonların arka ceplerinde, oturma odasındaki üçlü sehpanın üzerinde… Kendini bildi bileli öksürürdü babası, bazen bir kahkahanın, bazen bir küfrün, sabahları radyodan gelen bir türkünün, sabah akşam evde devriye gezen sessizliğin ortasında ansızın gelirdi öksürüğü. “Sen var ya, senden bir (öhö, öhö)…”
Necip kıkırdadı. Apartmanın köşesini dönerken “Benden bir öhö, öhö” diye fısıldadı kendi kendine. Yerdeki bir taşı ayağıyla itecek oldu ama korkardı, yerinden etmekten, yerinden olmaktan, bir başkasının hayatında izinin olmasından.
Sanki bir şeyler var babamın içinde, diye düşündü Necip. Dışarı çıkmayı bekleyen, bir anı kollayan, bir anının parçası olmaya çalışan bir şeyler.

Theodor Severin Kittelsen, My Son Tred Always Follow Father’s Footsteps, 1894
— Günaydın abi!
— Hop, Necip!
Bakkal Şuayip’in üç adımlık dükkanında yok yoktu. Necip’in babasının ciğerleri, koca mahallenin mutsuzluğu, ümitsizliği, açlığı, tokluğu zaman içerisinde kimseye fark ettirmeden doldurmuştu dükkanın yarı tozlu raflarını. Necip tezgâhın üstündeki kavanozun içinden şeker seçerken Bakkal Şuayip sessizliği bozdu.
— Çok içiyor be oğlum baban, dedi Bakkal Şuayip. Sigara paketlerinin nerede olduğunu bilmesine rağmen elleriyle önce gezindi raflarda. “Bu gezintinin keyfini, kendi içindeki tatlı meltemini sadece bakkallar anlayabilir.” derdi eğer Necip sorsaydı. Ama Necip sormadı, haddinden fazlasını bilmekten de korkardı.
— Sorma abi, maalesef.
— Neyse Necip, ama sen başlamadın. Sana helal olsun! Bak bu az başarı değil, bu mahallenin tamamı sigarayı benden alır. Anası babası sigara ne bilmeyen bir sürü, senin yaşında ha, çocuk başladı içmeye.
— Sağol abi, çok öksürüyor peder biliyorsun.
— İki laf edilmiyor valla Necip.
— Sorma abi.
— Neyse oğlum, hadi sen git, seninki mahalleyi inletir şimdi.
Necip tezgah üzerindeki paketleri pantolonun arka ceplerine doldurdu. Eve döneceği köşede bu sefer durdu, paketleri çıkardı arka ceplerinden, avuçlarına sığdırdı. Sonra hızlı hızlı yürüdü eve. Ya biri görse, dedi içinden. Biri görse… Gören kimse şaşırmazdı, biliyordu. Çok içiyor bu çocuğun babası da, ciğer miğer kalmadı adamda derlerdi. Ama bu Necip, derlerdi sonra; helal olsun bu çocuğa bak içmiyor kendisi, derlerdi. Ya da belki de çok kalmaz, bu da başlar derlerdi. Necip insanların ne düşündüklerinden de korkardı.
Sadece Necip’e mi öyle gelirdi bilinmez. Ama neden her evlat, en çok annesi babası olmaktan korkardı? Apartman kapısını sağ omzuyla yokladı Necip. Çıkarkenki dalgınlığından olacak kapıyı aralık bırakmayı unutmuştu. Sabahları zil sesini sevmezdi babası, “Ulan aralık bıraksa –öhö, öhö…” derdi şimdi.
— Günaydın Necip!
Necip aynalı kapıdan gördü Esra’nın yansımasını. Ellerinde alışveriş poşetleri; babası tekel diye Bakkal Şuayip’e gitmesine izin vermezdi Esra’nın. Ne güzel sesti bu duyduğu. Hiç öksürmeyen, küfretmeyen, kızmayan, azarlamayan hatta kahkaha dahi atmayan… Gülümseyen bir sesi vardı kızın. “Kat 3, daire 12” dedi içinden Necip. 3. kata kadar hep merdivenleri kullanırdı. Üçten sonrasını asansörle.
— Günaydın Esra, nasılsın?
— İyiyim valla, babana mı? Esra gözleriyle işaret etti Necip’in avuçlarını.
— Evet, dedi Necip. Avuçlarındaki sigara paketlerini unutmuştu kızı görünce. Bok vardı da çıkardın ceplerinden dedi kendi kendine. Sonra bir sessizlik olacak oldu, dayanamadı.
— Çok içiyor değil mi babam?
— Efendim?
— Şey, hani çok içiyor ya, çok öksürüyor.
Esra uzanıp evlerinin ziline bastı. Kaçırmıyordu bakışlarını. İçi sıkıştı Necip’in. Hiç elleri de titremiyordu. Cesur muydu ilgisiz mi? Bir an öksürecek oldu, sonra tuttu kendini. Tiryakinin tiryaki oğlu derlerdi sonra. Hele Esra, “Bir tek babasına taşımıyor paketleri belli.” derdi belki içinden. Esra gülümsedi. Apartman kapısından gelen cızırtı irkiltti Necip’i. Esra irkilmedi. Ne planlıydı hareketleri. Esra itti açtı kapıyı.
— Üzüyor mu seni?
— Ney?
— Babanın çok içmesi.
— Bana bir zararı yok, dedi Necip.
Kızın açtığı kapıdan geçerken yere dikti bakışlarını. Nereden açtıysam şu konuyu dedi içinden.
— Olmaz olur mu canım, dedi Esra.
Bu öyle sevgi dolu bir canım değildi. Necip bir kelimenin altında ezilecek sandı. Bir keresinde yolda çarpıştığı uzun kabanlı kadın geldi aklına. Neredeydi? Işıkları geçecekti. Kusura bakmayın, demişti kadına. Gece gibi uzundu, siyahtı kadın. 3 saniyelik o sessizlikte, her bir saniye kadının saçları uzamış, cildi ay gibi parlamıştı Necip’in gözünde. Her bir saniye kadın on yaş gençleşmişti, on yıl ömür eklenmişti ömrüne. Önemli değil canım, demişti sonra kadın. 3 saniyelik aceleci bir sessizlik. Bu sefer bir an önce bitsin istemişti Necip. Kimse kendisi gibi kaçırmıyordu bakışlarını.
— Sen de pasif içici oluyorsun. Babana ne kadarsa, sana da oluyor zararı.
Necip başını salladı. Boğazı kaşınmaya başlamıştı yine. Ama tutacaktı bu öksürüğü. Biliyordu, bu öksürük kızı haklı çıkarmak istiyordu. İçindeki babasıydı bu öksürük. Ne kadar gizlese de ortaya çıkacağı anı kolluyordu. Babamın içindeki kim acaba diye düşündü Necip. Onun içine de dedesi mi saklanmıştı yoksa? Nasıl bir döngüydü bu? Elle tutulsa fırlatıp atacaktı camdan.
— Doğru söylüyorsun.
— Asansöre binmeyecek misin?
Necip ne dese bilemedi. Yavaşça eğdi boynunu, kıza fark ettirmeden bir koklayabilseydi şu üzerindeki ceketi. Avuçlarındaki paketleri düşündü sonra. Kokar mıydı böyle paketten bile?
— Hadi Necip, dedi Esra.

Corneille, Father and Sons, 1951
Sıkılmıştı belli, yerini çoktan bildiği halde tuşlarda geziyordu parmakları. Necip aceleyle adım attı asansöre. Tam geçecekken kapı kapanacak oldu. Kapı omzuna çarptı ama belli etmedi acıdığını. Gözleri doldu Necip’in, şu sigara kutularını bir atabilseydi ellerinden. Hayatının geri kalanında ellerini, kollarını kullanamayacak sandı bir an için.
— Tam kapanacakmış.
Esra gülümsedi, alaycı değildi gülümsemesi. Sevgi mi duymuştu, acıma mı?
— Acıdı mı canın?
— Yok iyiyim.
Asansörün kapıları kapandı. Esra bastı ikisinin de katlarına.
— Ah iyi o zaman. Acı (öhö, öhö)… Acımadıysa…
Hiç binmeyecektim şu asansöre. Keşke bağırsa diye düşündü Necip. Keşke ne pis kokmuşsun, iyi çocuksun hoş çocuksun ama o ceketin nasıl kokmuş öyle dese, leş gibi dese yüzüme bakıp. Esra her bir öksürüğün ardından, daha da gömdü kafasını atkısının içine. Her bir öksürük on yıl yaşlandırdı Necip’i, on yıl aldı ömründen.
— Görüşürüz Necip, dedi Esra asansörden inerken. Kızın söyleyemediklerinden, kendisinin duymadıklarından korktu Necip. Yavaşça salladı kafasını.
Asansörün kapıları tekrar kapandığında bu sefer yalnızdı.
Necip önce ısırmayı düşündü paketleri. Her birini tek tek çiğnemeyi, tükürmeyi belki sonra. Bu isteği dördüncü kata ulaştığında geçmişti. Sonra daha fazla tutamayacağını anladı paketleri, nasıl bir güç gizliydi içlerinde? Bakkal Şuayip, raflarında gizlenen ne varsa sanki doldurmuştu şu kadarcık paketlere. Altıncı kata geldiğinde paketleri bıraktı Necip. Düşürdü mü, bıraktı mı? O an için fark etmedi. Sonra çıkardı ceketini. Yıka, demişti anasına. “Babam giymiş herhalde geçen, yıkayıver.”. Tamam oğlum, demişti anası. Sıcacık gülümserdi kimi zaman. Necip dayanamayıp sarılmıştı boynuna. Anası da sigara kokardı. Necip’e sorsanız gökyüzünde bulut değil duman görürdü böyle zamanlarda.
Yedinci kata geldiğinde tüm cesaretini toplayıp ceketi kokladı Necip. Bir gıcıktır geldi boğazına oturdu yine. Kül tablası mıydı bu üzerine giydiği? İşte yine bir anının parçası olmaya çalışıyordu öksürük. Asansörün kırmızı neon ışıkları sekizi gösterdiğinde öksürdü Necip. Başkası var sandı önce asansörde, kendi etrafında bir tur attı. Bir başkası vardı içinde, bu ses kendisinin değildi.
Bu da iyice bozdu kafayı, dedi sigara paketlerinden bir tanesi. “Helal oğlum, helal!” dedi anaç olan. Necip çöktü dizlerinin üzerine. Necip dokuzuncu kata ulaştığında gidecek başka hiçbir yer kalmadığını anladı. “Aa bak şimdi açılacak kapı (öhö, öhö)… Kalk hadi lan, kalk!” dedi babası. Yok, babası yoktu ki asansörde. Asansörün kapıları açılırken Necip atıldı yerdeki paketlere. İlk tuttuğunun yırttı derisini. Eline ne geldiyse doldurdu ağzının içine. İçinde kimi besliyordu bilemedi. Peki ya, içindeki, beslese bir ömür yaşar mıydı yerinde? Necip yerinden kalkamadı.
Asansörün kapıları tekrar kapandığında ışıkları da sönmüştü.