Les Amours Imaginaires, “Bir Garip Aşk Üçgeni”

Rozerin Gülmez yazdı.

Les Amours Imaginaires, “Bir Garip Aşk Üçgeni”

“Mantığın ötesindeki tek gerçek aşktır.” cümlesiyle başlayan “Les Amours Imaginaires”, yönetmenliğini ve senaristliğini Xavier Dolan’ın üstlendiği, dram türündeki 2011 yapımı bir film. Konusunu kısaca özetleyecek olursak yakın arkadaş olan Francis ve Marie'nin bir partide tanışmış oldukları Nicolas’ya aşık olması diyebiliriz. Hem heteroseksüel hem de homoseksüel karakterleri barındırıyor oluşu filmin konusunu klasik bir aşk üçgeni olmaktan; Nicolas karakterinin iki arkadaş tarafından da elde edilemeyişi ise filmi, ‘’arkadaşımın aşkısın’’ klişesinden çıkarıyor diyebiliriz.

Filme dair beğendiğim bir başka nokta ise filmin ilişki yapılarını izleyiciye sorgulatan tarzı. Film bunu, izlerken alakasız gibi görünen ama farklı kişilerle yapılan aralara serpiştirilmiş çeşitli röportajlarla sağlıyor. Bu röportajlar aynı zamanda karakterlerin film akarken deneyimlediği farklı duygu durumlarını da yansıtıyor. Kullandığı renk paleti, kurgu, görüntü yönetimi ile Dolan’ın kendi tarzını ve kimliğini ortaya çıkaran filmlerden biri demek de mümkün. Dolan’ın diğer filmleri gibi queer sinemanın kendisinden en çok bahsettiren örneklerinden biri.

İki yakın arkadaşın aynı kişiye âşık olmaları üzerine gelişen süreci anlatan film; cinsellik içermemesine karşın iki arkadaşın aynı adama âşık olmaları ortak çatısı altında, aşkı cinsellik ve cinsiyetleri ön plana çıkararak aktarıyor. Karakterlerin bireysel yönlerine dair ise neredeyse hiçbir bilgi verilmemesi ize göze çarpan bir detay. Bir karakter olmaktan ziyade, içinde bulundukları ilişkilerin birer parçası gibiler daha çok. Onlara dair edindiğimiz birkaç kişilik özelliğini bile bu ilişkilerde verdikleri reaksiyonlardan anlıyoruz.

Nicolas’nın ilgisini çekebilmek umuduyla dış görünüşlerinin yanı sıra, onlara ait yerleşmiş davranış biçimlerini bile değiştiriyorlar. Marie, Nicolas’nın çok sevdiği bir aktör olan Audrey Hepburn’e benzemeye çalışırken Francis ise saatlerce beklediği karşılaşmalara tesadüf süsü veriyor. Nicolas her iki tarafla da ilgilenerek iki tarafta da ayrı ayrı bir ilişki oluşturabileceği inancı doğmasına yol açıyor.

Marie ve Francis’in aynı anda tanıştıkları Nicolas’ya âşık olmaları son derece sıradan bir durum olarak gösterilirken aşklarını itiraf etmelerine kadarki süreçte yaşadıkları duygusal değişimleri ve davranışlarındaki farklılaşmalar filmi oluşturuyor diyebiliriz. Yavaş çekimlerden kamera hareketlerindeki ani değişimler hatta oyuncuların mimiklerine kadar her bir ayrıntı, Nicolas’yı diğerlerinin onun etrafında döndüğü bir tanrıymışçasına bize yansıtıyor. Bir aşk üçgeni başlayacağını sanarken bir türlü başlayamayan ilişkiler silsilesini izlemeye devam ediyoruz. Aralara serpiştirilen röportajlarda ana hikâyeden bağımsız kendi ilişkilerinden bahseden farklı konuşmacılar görüyoruz. Biten veya hiç başlayamayan ilişkileri... Karakterlerin o an içinde bulunduğu duygulara paralel kamera hareketleri kullanmayı seçiyor Dolan. Ani ve öfkeli, yaklaşıp uzaklaşan kamera hareketleri; sakin ve kabullenmiş kamera hareketleri...

Bu röportajlarda bir ilişkinin farklı evrelerini de izliyoruz aslında. Tanışma, her şeyin kusursuz ilerlediği ilk zamanlar, ayrılık aşaması, terk edilme, unutamama, unutma... Hikâyenin akışı bu konuşmalarla bölünse de, aslında filmle paralel ilerliyor. Tanışıyor, aşık oluyor, kıskanıyor, ayrılıyor ve en sonunda reddedilmenin öfkesiyle vazgeçiyorlar. Araya serpiştirilmiş röportajlarda aslında kendi ilişkilerindeki bu evreleri anlatarak ilişkilerin benzer yönlerini bir nevi belli etmiş oluyorlar.

Nicolas’nın ikisine karşı aynı olan samimi tavırları, sadece Marie ile Francis’in değil izleyicinin de kafasını karıştırıyor. Nicolas günün ve anın tadını çıkarıp hedonist bir tavır sergilerken Marie ve Francis arkadaşlıklarını bile umursamayıp gözlerinde adeta bir tanrıya dönüşen Nicolas’yı elde etme hedefiyle bir rekabete girmiş vaziyetteler. Arkadaşlıkları bu gizlemeye çalışmakta oldukları rekabet ve aynı adama aşık olmalarından doğan kıskançlığın sebep olduğu samimiyetsizlikle; aşkları ise tek taraflı oluşuyla sınanıyor.Nicolas ikisinden birine ilgi gösterdiği anda, diğerinin memnuniyetsizliği adeta karakterden fışkırır bir biçimde görünür hale geliyor. Nicolas'nın birini seçmemesinden doğan belirsizliğin yarattığı karmaşa hâli, filme yansıyor. Aslında taban tabana zıt karakterdeler: Marie daha hırslı ve yorucu; Francis daha sakin ve durgun. Fakat Nicolas’ya sahip olma hedefleri aynı.

Başta soğuk savaş olarak gizli bir biçimde süren bu rekabet, hafta sonu gittikleri çiftlik evinde yoğun ve kendini apaçık ortaya çıkaran bir kavgaya dönüşüyor. Duygusal anlamda yorucu anlarla film climax’ine ulaşmış oluyor. Bu sahneden itibaren Marie ve Francis, Nicolas’ya karşı olan platonik aşklarıyla yüzleşiyorlar. Zamanla her ikisi için de, tutkunun yerini nefrete bırakmasına tanıklık ediyoruz.

Tutkuyla peşinde oldukları adamı bir yıl sonra gördüklerinde verdiği tepki apaçık nefretlerinin dışa vurumu oluyor. Francis ve Marie’nin arkadaşlıklarına dönmeleri uzun sürmüyor, kaldıkları yerden pek de bir şey olmamış gibi devam ediyorlar. Bunu yağmurda şemsiyeyi paylaşarak yürüdükleri sahneyle görebilmek mümkün.

Filmin sonundaki partide, Marie ve Francis’e doğru göz kırpan adamın hangisine göz kırptığını bilemeyişimiz ve ikisinin de aynı anda ona doğru yönelmesi de değişimin aniliğini ve hayatın döngüselliğini adeta bize gösteriyor. Nefrete dönüşmüş aşkları bir kenarda beklemekte olan ikilinin eskiye dönüşen arkadaşlıklarının yine başka bir aşk üçgeniyle sınanabileceğini görmüş oluyoruz.