Kurduğumuz Bağlar

Begüm Akçıl yazdı.

Kurduğumuz Bağlar

Jüpiter’in Anısına…

Seninle olan her an çok değerliydi.

Bağ kurmadan yaşayamayız. Doğamız böyle. Doğduğumuz evle, sokakta başını okşadığımız bir hayvanla, hayatımıza giren insanlarla… “Ben kimim?” sorusunu kendimize sormaya başladığımız andan itibaren peşine düştüğümüz anlam arayışının bir parçasıdır kurduğumuz bağlar. Ve bağ kurduğumuz şeyleri genelde severiz çünkü ipin iki ucu aslında bir bütünün parçasıdır. Bu bütünlük sebebiyle bağlandığımız şeyler bize aidiyet hissi verir.

Ama bazen kurduğumuz bağlar boynumuza dolanır, bizi nefessiz bırakır ve kurtulmak için onları koparmaya çalışırız. Bir zamanlar sevgimizle içimizde yer edinen şeyler hayatımızın bazı noktalarında canımızı yakmaya başlar. Bu pencereden baktığımda başkalarıyla arasına sınırlar çizen ve hislerine karşı hep bir adım geride durmayı seçenleri anlamak bana zor gelmiyor. İçgüdülerimiz kendimizi korumamızı tembihliyor çünkü bize. Yine de… Koruyabiliyor muyuz ki?

Hissetmek bana hep büyüleyici gelmiştir. Çünkü hislerimizi dile döktüğümüzde hepimiz ne gibi bir şeyden bahsedildiğini kendi deneyimlerimiz üzerinden anlarız. Herkes üzülebilir ama herkesin üzüntüsü aynı olmaz. Hepimiz mutluluk nedir biliriz ama mutluluğun ne demek olduğunu aslında yaşadıklarımız sayesinde öğrenmişizdir. Duygular evrenseldir ama onlara anlam katan insanların her biri apayrıdır. Dışarıdan bakıldığında duygularımız etiketlenmiş birer kutudan ibaret iken daha derinlere indiğimizde her birimizin kutusunda yalnızca bize ait olan şeyler yakalarız. Zaman zaman onlarla baş edemeyip kutuyu yakıp atmak isteriz zaman zamansa kutuya sımsıkı sarılarak onları dayanak noktamız haline getiririz.

Hissetmenin hem güzelliği hem de zorluğu burada başlıyor işte. Çünkü bugün bizim olana yarın hoşça kal demek zorunda kalabiliriz. Bir yeri evimiz kabul ederiz ama gün gelir orayı terk etmek zorunda kalırız. Bir eşyanın değeri bizim için büyüktür ama kaza bela kırılır. Evcil hayvanımızı çok severiz ama bir noktada ölümüyle yüzleşmek zorunda kalırız. Ve canımız yanar. Sarsılırız.

Bağ kurduğumuz her şeyin sanki sonsuza dek bizimle kalacakmış gibi gelmesi de bu yüzdendir belki. Her ne kadar aslında bu düşünce büyük bir yanılgı olsa da onun aksini düşünmek, gün geldiğinde hepsinin ardında sadece yaşanmışlıkları bırakacağı gerçeği ile yüzleşeceğimizi bilmek korkutucu geliyor. Hayatımızda yer edinmiş şeylerin boşluğuna bakmak zorunda kalmak her zaman ağırdır.

O zaman neden bağ kuruyoruz, gün geldiğinde veda etmek zorunda kalacağımızı bile bile hem de? Kalbimizin çevresine bir kabuk örsek de, yeri geldiğinde attığımız her adımı bir ileri bir geri saysak da, incinmekten tam anlamıyla kaçabilir mi insan? Sevdiğimiz şey tarafından yaralandığımız için sevmeyi bırakabilir miyiz?

Ama hayatımızda yer edinmiş şeylerin boşluğuna bakmak zorunda kalmak her zaman ağırdır. Belki de asıl sorun vedalaşmayı bilmemektir. Yürüdüğümüz yolun yalnızca sonuna odaklanırsak yaptığımız yolculuğu unuturuz oysa kalbimizdeki bağları o yolu yürürken kurmuşuzdur.

Bu yüzden giden şeylerin boşluğuna baktığımızda illa üzülmek zorunda değiliz. Aksine… Anılarıyla baş başa kaldığımızda bizim için ne kadar özel bir şeye sahip olduğumuzu hatırlayıp gülümseyebiliriz. Sonsuza dek bizimle kalmadıkları için gücenmektense bir zamanlar bize yaşattıkları her şey için şükredebiliriz.

Geçmişe buruk bir şekilde de olsa “hoşça kal” diyebilmeyi öğrenmeliyiz, geleceğimize umutlu bir “merhaba” ile ilerleyebilmek için.