İnsan - Felsefe 'Bir'lemesi
Chasan İsmail Basa (Marmara Tıp'23) yazdı.

Nereden başlasak?
Ortaçağ felsefesi, din yönelimli veya dinsel içerikli felsefenin gelişmesi ile hayat bulur. Bu dönem boyunca inanç-bilgi-akıl-yaratan ekseninde yürütülen tartışmalar ve bunun sonucu çıkan çatışmalar seyrini alır. Felsefenin dinden uzak tutulması gerektiği dillendirildiği kadar, inancın ve dinin temellendirilmesinde felsefenin gerekliliği de bir o kadar dillendirilir. Felsefenin din ve inançla olan çatışmaları olağan derecede normal ve beklenilir. Din dogmatiktir. Şeriat kavramını tam olarak ortasında barındırır.
Hadi buna hemfikir olduğumuzu varsayalım. Peki ya inanç kavramını nasıl açmalıyız?
İnanç, dini bir getiri midir yoksa beraberinde onu yalnız bırakmayan, bu bütünün bir parçası mıdır? İnancı tek başına ele almak isterim. Belki böylesi daha basit olur (!) İnancı bir anlığına tüm dini olaylardan, şeriattan koparıp şöyle bir sezdiğimizde; -inanılır gibi değil- temiz, saf, içtenlik ile karşılaşıyoruz. Kirletici davrananın ise din olduğuna asla katılmıyorum eğer aklınızdan geçen buysa.
Dini anlayış ve kavrayış asıl kirletici davranan.
Felsefe bunların neresinde durur?
Felsefenin din ekseni üzerindeki önemi sorgulamaların açtığı kapılar ve getiremediği cevaplar. Hayatı yaşıyorsun, deneyimliyorsun, görüyorsun, hissediyorsun, düşünüyorsun, sorguluyorsun ve daha çok düşünüyorsun. Akıl erdiremiyor olman seni çok, daha çok düşünmeye itiyor ve…BAM! Tevekkül kapıdan içeri giriyor. İnsanı hayrete düşürecek mükemmel düzenin olağanüstü sunumlarıyla taçlandırılıyoruz, yaşadığımız her an. İşte burada “felsefe yapmak” adı altına giren düşünmek, sorgulamak ve sorguladıkça düşünmek insanı yaratanını düşünmekten alıkoyamıyor. Hissedilen hayranlık, yaratana karşı inanç ve sevgi hissiyatlarının oluşumunun başlangıcıdır. Böylesine masum hissiyatlar nasıl oluyor da din çatısı altında masumiyetini yitiriyor. Yoksa kanıt arayışı mıdır bunu böyle yapan?
Benliği bir kenara bırakmak
İşine gelindiği gibi davranmak, konuşmak; insan yaratılışının getirdiklerinden olsa gerek. Tıpkı insan egosunun olduğu gibi. “İnsan egosu” diye vurgulamam biraz, hatta fazlasıyla kötü bir kazanım gibi durdu fakat aslında değil. Tam olarak değil. Kişiye bağlı bir durum diyebiliriz. Ego bence insana kazandırılmış en önemli kazanım. İnsan, egosuyla seçimler yapar. Kişinin kendisi değil, egosu konuşur zaman zaman. Bu denli insanın merkezinde olan “ego” da, kişiyi yönetmekte çok başarılıdır.
En başta bahsettiğim tutumla ego birleştiğinde, felsefe yapmaya kalkmak baltalayıcı olur. Değerler anlayışını sömürgeleştirir. Felsefe yapma girişimi, benliğin bir kenara bırakılmasıyla, kişinin kendisini hiçten sayarak ilerlemesiyle temellendirir. Tıpkı yaratan ile insan arasındaki ilişki gibi: insan, kendisini müthiş bir varlık olarak nitelendirebilmesine rağmen benliğini bir kenara bırakabilsin ki onun yaratılışından öte bir yaratanın olduğunu görebilsin. İnanç ile felsefe yapma kültürünün tam olarak ortak paydada buluştuğu yer bu diyebiliriz.
Hayatın içinde felsefenin yeri büyük bir soru işareti. Hayat meşgalesi, felsefeyi alıp derinlere mi gömdü yoksa gözümüzün önündeydi de biz mi çok meşguldük? Tüm bu canlılık, ekonomik ve toplumsal etkileşimler, değerler ve değerler üzerine temellendirilmiş kurumlar… Sürekli bir kavramsallaştırma çabaları içerisinde olmamız…Tüm bunların bağlam noktası neresi, sonsuzluk mu? Karşı karşıya olduğumuz şey mi? Sanmıyorum. Sonsuzluk, düşünmeyi ve sorgulamayı bilmeyen gözü kapalı biri için hayal edilmesi çok zor bir şey. Sonsuzluğu sorgulayabilen insan, hayat içerisinde felsefenin üzerindeki opak örtüyü kaldırmayı bilmiş kişidir. Hayret ve hayranlık içine düşmüş, cevapların sadece gözü ve gönlü kapalı kişiler için var olduğuna inanan o, cevaplarla bezenmiş örtüyü kaldırmayı da bilir, evet.
Sorunlar inkarı doğurur
Bahşedilen canlılığı; sistemleri kuramlarla anlaşılır kılma çabası felsefeyi zora sokuyor, asıl anlamlılığı ise çıkılmaz bir karmaşıklığa sürüklüyor. Karmaşıklık belirsizliği doğurur, belirsizlik de sorunları. Sorunlar gün yüzüne çıktığında ise, inkarı doğurur. Oysa felsefe düşünme biçimlerimize dolaylı olarak sorun çözümlerine, karar verme çabalarına katkı sağlıyor. Yine de felsefe eksikliğini hissettirmeye devam ediyor. İnsanoğlunun gitgide güçlenmesiyle ya da en doğru tabirle güce tapmasıyla, istenen ve planlanan dünya düzenin yavaş yavaş yerine oturmasıyla; yönetilmeye açık düşünmeye kapalı toplumların oluşmasıyla, felsefenin üzerindeki o opak örtü kalın bir hal alıyor. Özneler siliniyor, yüklemler yerini koruyor. Yaşam küre değil, yazarın -Ahmet İnam’ın Deneyen Felsefe adlı kitabında- da değindiği üzere para küre, teknik küre, ün küre oluşumunu tamamlıyor. Bu şekilde sürüklenmeye, sonu ve süresi belirsiz bir karanlığa sürüklenmeye devam ediyoruz. Dur emrini alana kadar. Bu emrin yerine ulaşması zaman alabilir, insanoğlunun fani kazanımlara olan zafiyetine bakacak olursak.
Kavram örgüsü
Elimizde başlanılmış fakat bitmesine çok uzak bir ip örgü olduğunu düşünelim. İlk başta bu örgünün örülmeye başlanılmasının nedeni/nedenleri göze kestirilmiş, örgünün işlevi de böylelikle anlamlandırılmış: mesela eldiven, soğuk havalarda ellerin üşümemesini sağlamak, ellerin üzerini örterek elleri sıcak tutma işlevinde. Örgüyü örmeye başlanılmış, eldivenin temeli atılmış. Daha sonra tamamlanmamış bir şekilde bize devrediliyor bu örgü, devam ettirme sırası bize geçiyor. Üzerine koyup ilerletmemiz bekleniyor bizden, tıpkı felsefenin kavram örgüsünün beklediği gibi.
Teknolojik gelişmeler değil üzerine koymamız beklenen. Öyle olsaydı kavram alanı hala örgü düzeyinde, bize devredildiği zamanki halinden farksız olmazdı. Eldivene artık kimsenin ihtiyacının olmadığını olsa bile yeni örgülere başlanılacağının, günümüzün de felsefe geleneği ile bütünleşmediğini gösterir. Bu da felsefeyi teknik anlamda faal kılarak kavram odaklı bir “etkinlik” haline büründürüyor. Değer kaybına uğratıyor. İnsanı, evreni, varlık ve değerler anlayışını arka perdeye itiyor. Bu nedenle de felsefeye hava değil, alan tanınması gerekiyor.
Sakın yanlış anlamayın beni. Önceki paragrafımın son satırlarında kavram anlayışının gereğinden fazla ön plana taşındığını, önem sıralaması vurgulamak değildi amacım. Kavramların arka planında kalan ve kalmamasının gerektiğini düşündüğüm, kavramlarla bir bütün olarak gördüğüm değerlerdi. Kavramlarla olan ilişkimiz önemli derecede rol oynuyor bizlerin hayatlarında. Beraberinde getirdiği değerlerin yokluğunda ise kavramsallık yüzeysel kalıyor. Bizler üzerinde beklenen etkiyi de en aza indirgiyor. Belli tavırlar içerisinde kavramlarla iletişim kurmaya çalışırız. Kendimizle.
Kavramları barındıranlar bizlerizdir çünkü. İçimizdeki ses olarak adlandıralım şu an için. Bahsettiğim bu ses, belli tutumlar veya tavırlar sergilememizde etken rol oynuyor. Ama bundan önce bize seçenekler aratıyor. Sorgulamaya itiyor. Hakikat arayışına sokuyor, inceden inceden.
Bunu kendi içimizde yaşıyoruz, kimse uğruna girmiyoruz bu hakikat arayışına. Kanıtlama çabası gütmüyoruz. Kendimizle baş başayız. Dürüst bir tavırla ilerliyoruz, sınır tanımıyoruz. Son’a inanmıyoruz, devamı var. Biliyoruz. Biliyoruz mu? Var mı? Umuyoruz. Açıklığa susamışız, ilerliyoruz.
Hakikat arayışında temel boyutuyla değerleri yaşıyoruz. Yaşatmayı hedefliyoruz. Hayran olduklarımıza dönüp bakıyoruz. En başta yaratılışımıza saygılıyız. Devamında, varlık anlayışına, onun da devamında kazandırılan bilgi ve estetik anlayışlarına saygılıyız. Cana, canlılığa saygılıyız. Mükemmel sunumlarıyla bizi karşılayan çevremize saygılıyız.
Biz, değer vermeye saygılıyız.