Doldurulamayan Boşluk
Rozerin Gülmez yazdı.

Nedir bu boşluk?
İnsanın içine düştüğünü sandığı, çoğu zaman içini sıkıntıyla dolduran… İlginç yanı içine düşülen bir şey değilse ya da düşülen bir şey değilse de içinden çıkılamaz bir durum galiba. Kjersti Skomsvold’un Hızlandıkça Azalıyorum isimli kitabını okurken kitabın da üzerinde oldukça durduğu ölüm ve yaşamın gerçekliği ve bilinmezliği, beni bu ‘’doldurulamaz boşluk’’ üzerine düşünmeye itti. Ölüm kocaman bir boşluk muydu yoksa yaşarken de bir boşluk muyduk? Boşluk içinde miydik ya da aralara doluluklar serpiştirilmiş bir yolculuk muydu bu ölüm-yaşam bütünü? Kitapta bu konuyla ilgili çok hoşuma giden bir söz oldu: “Yine de var olduğumun kanıtı olarak bir ölüm ilanı olsa iyi olurdu belki.’’ Var olduğumuzun kesinliğini ortaya koyan şey ölebilmek. Tek kesinlik ve tüm bildiğimiz de bu, sonrasını bilemediğimiz bu kavramlar hakkında.

Kjersti Skomsvold
Peki bu boşluk ne ola ki beni bu düşüncelere iten ve içimin neyle dolu olduğunu sorgulatan?
Her boşluğu doldurma kaygısıyla dolu bir çağda yaşıyoruz gibi geliyor çoğu zaman bana. Hatta sanki herkesin bir sorumluluğu bu boşluk doldurma işlemi. Doluluğu ortaya çıkaran boşluksa bardağın dolu mu boş mu olduğu farklı ama aynı amaca hizmet ediyor, ters çevirdiğimiz anda her şey birbirini tamamlıyor.
Bu devinimden biraz daha bahsedecek olursak Çin resmini inceleyebiliriz.
Çin resminde alanın 2/3’ü boş bırakılır ama bu orada hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelmez. Aksine boş alanlar “doluluğu” simgeleyen ve anlam üreten alanlardır. Ruh tek başına elverişli bir forma sahip değildir, nesnelerin arasından geçerek yakalar bu formu (Cheng, 2006: 103). Bu bağlamda bir Çin resminde “3 Aşama” olarak tabir edilen durum; kesintili, boşluklu, akışkan bir görüntü yaratmak anlamına gelir. Dağ, suya; su, buluta; bulut, gökyüzüne karışır. Her şey birbirinden doğabilir ve her şey birbirine dönüşebilir. Her şey tektir veya her şey bu hareketsiz gibi görünen tekliğin içinde birbirine dönüşüm halindedir.(1)
Bu sonsuz dönüşümü Spinoza felsefesi ile incelersek sonsuz tekrarlayan döngüyü anlam arayışının son durağı olarak görürüz. Doğayı bir bütün olarak tasarlayan ve onun rasyonel bir açıklamasını yapmaya çalışan Spinoza; varlığı açıklama çabasında, çokluğu birliğe indirgeme eğilimi gösterir. O, bu çabası sonucunda oluşturduğu metafizik sisteminde Tanrı, doğa ve insan arasındaki ilişkiyi bir bütünlük içinde değerlendirir. Çünkü Spinoza için bütünlük içinde yer alan tüm unsurlar arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu nedenle, insanı anlamak için onu Tanrı ve doğa ile birlikte ele almak gerekir. Spinoza metafiziğinde, Tanrı ve Doğa kavramları birbirinden kesin olarak ayrılamayan iki temel kavramdır. Bu bağlamda Spinoza, varlığın temelinde yalnızca tek bir tözün bulunduğunu kabul eder. Spinoza için bu 3 temel kavram birbirinin tamamlayıcısı ve devinimin bir parçasıdır. (2)
Boşluktan bu sonsuz devinime nereden geldik diyebilirsiniz ama boşluk bu sonsuz devinimin yaratıcısıdır ve bir öznesidir.
Boşluk doluluğun sebebidir, deneyimleri içselleştirebilmek için verdiğimiz küçük duraklamalardır, sohbetteki düşünme anlarıdır, durumlara verilen yanıtlardır, doluyu ayırt edilebilir kılandır, beklentilerin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesidir, müziği yaratandır, tasarımı öne çıkarandır, iletilmek istenen mesajı iletendir.
Son cümleden sonra yazımı noktalasaydım belki daha havalı bir son ve verilen daha net bir mesaj olurdu fakat boşluğu yaratan da doluluk. Boşluğu kutsallaştırdığım sanılmasın diye açıklamasını yapıyorum. Bu son cümle mi yoksa bir boşluk mu düşünmeye ve hazmetmeye hazırlardı okuyanı acaba diye düşünmeden edemedim yine de.
Gelin bu boşluğu resimlerde inceleyelim. Resimde kullanılan vurgu şekillerinden biri de 1/3 kuralıdır. Boşluğun nasıl bir vurgu kuralı olduğunu görebileceğimiz 1/3 kuralı, Demirel tarafından aşağıdaki gibi aktarılmıştır:

Alfred Eisenstaedt'in 1/3 kuralı ile gösterilmiş örneği
“Dikdörtgen bir kompozisyonun yatay ve dikey olarak üç eşit parçaya bölünmesiyle elde edilebilen 1/3 kuralı tasarımda vurgu prensibini güçlendiren önemli ögelerden biridir. Bakışları kompozisyona yönelen izleyicilerin genelde iki yatay ve iki dikey çizginin kesişim noktalarına baktıkları gözlenmiştir. O nedenle kompozisyonda vurgulanmak istenen nesnenin bu hayali noktalara denk gelecek şekilde ayarlanması gerekmektedir.
Fotoğrafçı Alfred Eisenstaedt’in “Atlantik Üzerindeki Uçuş Sırasında Graf Zeppelin Gövdesinin Onarımı” isimli fotoğrafı, 1/3 kuralına göre çekilmiş örnek bir çalışmadır. Zeplinin üzerinde beş figür görünmektedir. Dikkat edilirse figürler eşit olarak bölünmüş hayali çizgilerin kesişim noktalarına oldukça yakın durmaktadır. Böylece figürler etkili bir şekilde vurgulanmıştır. Figürlerin hareketleriyle vurgu desteklenmektedir.’’(s. 12)
Ancak Demirel’in bahsettiği başka bir vurgu yöntemi daha vardır: görsel izolasyon tekniği. Bu teknikte kalabalık bir görünümün vurgunun bir düşmanı olmadığını, bir öznesi de olabileceğini görüyoruz.

Edgar Degas, Operadaki Dans Dersi, 1872
‘’Çalışmada dans eden balerinler arasında bütün vücudunu görebildiğimiz tek bir balerin vardır. Grup halinde bir arada duran balerinlerin çoğu, dersin eğitmeni ile birlikte yalnız duran balerine bakmaktadır. Yalnız bırakarak elde edilen vurgu resimdeki figürlerin bakış yönü ile desteklenmektedir. Normalde tablo ile karşı karşıya gelen izleyicinin bu teknikten dolayı yalnız duran balerine yönelmesi doğaldır. Fakat sanatçı izolasyonla yetinmeyerek bir de figürlerin bakışlarını yönlendirmiş ve vurguyu güçlendirmiştir.’’ (s. 11)
Eserdeki vurgu noktası bakışların toplandığı noktadır. Vurgulanan bir nesnenin olmadığı durumlarda veya bütün nesneler eşit miktarda vurgulandıklarında gözlemcinin tam olarak hangi nesneyi görmesi gerektiği konusunda bir sonuca varamayacağı kesindir. Vurgu için hangi teknik kullanılmış olursa olsun eşit miktarda uygulandığında sonuç vurgulanan nesnenin fark edilememesi olacaktır.(3)
Vurguyu nereye koyarsak gözümüz hep onu görecek, göremediği takdirde arayacaktır. Bana göre bakan mı görendir yoksa arayan mı bulandır bilinmez. Aramak için de yola çıkmak gerekir, boşluktan kişinin kendi özüne. Boşluk sabittir ve her şeyin içindeki öznedir, içinden çıkılacak ya da içine düşülecek bir kavram olmanın dışında kesinliğinden emin olunacak tek gerçekliktir. Yeterince cesareti olanlar bu boşluk dehlizinde kaybolmayı da göze alarak zaten içinde olduğu bu şeyin en derinine dalmak için ufak bir kendini bırakış sayesinde görmeyi göze alamadığı o karanlıkla dost olabilecektir. Boşluk görüldüğü takdirde karanlık olmaktan çıkacak, kişinin kendi anlamlandırmasıyla aydınlanacaktır. Çünkü kötü gördüğümüz şeyler vardır, korktuğumuz ihtimaller de.
Ölüm de nefes almak da vardır ve birbirlerinin kanıtıdırlar. Korktuğunu kabullenip kendini bu boşlukla bütünleştirmek de cesaretin yaratıcısı olacaktır. Hepimiz bu sonsuz devinimin içerisindeki uçuşan toz taneleri olarak boşluğun ufacık bir kısmını kaplamaktayız, kapladığımız ufak alanda gözümüzü açabilmek ne güzel olurdu.
Referanslar:
1.Tunalı, D. (2020). Çin Resmindeki Boşluk ve Doluluk Düşüncesinin İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış-İlkbahar Filminde Anlam Yaratımı Üzerine: Boşluk Doluluktur. Retrieved 3 May 2022, from https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1125536.
2. Cihan, M. (2021). Spinoza'nın İnsana Bakışı. Dergipark.org.tr. Retrieved 1 November 2021, from https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/31905.
3. Demirel, M. (2019). Tasarım Prensiplerinden Vurgunun Görsel Sanatlarda İncelenmesi. Retrieved 3 May 2022, from https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/805493