İnsanlığın Ortak Talihi Kolera: I. Balkan Savaşı Örneği

Tuba Soğukpınar (Marmara Tıp’2023) yazdı.

Tetikleyici uyarısı!

Bu metin kolera pandemisini konu edindiğinden dolayı bazı okuyucular için tetikleyici olabilir.

İnsanoğlu yüzyıllardır salgın hastalıklarla karşı karşıya kalmakta. Çeşitli sebeplerle ülke dışına çıkmak, ticari faaliyetler, hac ibadetleri, göçler ve savaşlar salgınların tüm dünyaya yayılmasına sebep olmuş ve günümüzde de sebep olmaya devam ediyor1. Buna, 19.yy.da tüm dünyada toplu ölümlere neden olmuş kolera salgını örnek verilebilir.

Kolera Nedir?

kolera

Kolera; şiddetli kusma ve ishale neden olan bulaşıcı, akut bağırsak hastalığıdır.2 Hastalar çok fazla sıvı ve elektrolit kaybettiğinden acil müdahale gerekir, yoksa bu tablo ölümle sonuçlanabilir. Hastalığın etkeni 1883 yılında Robert Koch tarafından Vibrio Cholerae bakterisi olarak keşfedilmiştir.1 Bu keşifle birlikte tedavi yolları büyük değişimler yaşamıştır.

Vibrio Cholerae bakterisi, nemli ve bataklık bölgelerde daha kolay ürer; ayrıca en hızlı ürediği ısı 37,5°C’dir. İnsan vücut ısısı da yaklaşık bu kadar olduğundan V. Cholerae rahatlıkla bağırsaklarda üreyebilir3. Bu patojenin temel bulaş yolları; kontamine olmuş içme suları, yeterince pişirilmemiş veya çiğ tüketilen gıdalar, dışkı veya kusmukla direkt temas olarak sayılabilir4. Ayrıca karasinekler de bu bakterinin taşıyıcısı olabilir1. Normalde bu bakteri mide asidine duyarlıdır fakat fazla miktarda veya bol suyla vücuda alındığında mide asidini geçerek bağırsaklara ulaşır3.

Koleranın geçmişinin Hipokrat’a (M.Ö.460-377) dayandığı söyleniyor. Hipokrat bu hastalığı nemli ve kuru olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bu ayrım, hastalığa eşlik eden semptomlardan dolayıdır. Nemli kolerada; kanlı ve safralı kusma, şiddetli ishal, ağrı, ses kısıklığı, bitkinlik, iştahsızlık, kasılmalar, vücudun soğuması, idrarın kesilmesi gibi bulgular mevcutken kuru kolerada; ani baş dönmesi, halsizlik mevcuttur ve ishal ile kusma görülmeden hasta aniden yaşamını kaybeder.

Günümüzde tanımlanan kolerada görülen semptomlar; sık tekrarlayan kusma ve ishal, cildin elastikiyetini kaybetmesi, kan basıncının düşmesi, dil ve dudakların morarması, cildin kahverengi-maviye dönmesi, göz çukurlarının çökmesi, kol ve bacaklarda kramplar meydana gelmesi, sesin kısılması şeklinde sayılabilir3.

Kolera Salgınları

Kolera, 19.yy.da tüm dünyayı etkileyen salgınlara neden olmuştur. İlk vakalar 1817 yılında Bengal yakınlarında görülmüştür2. Bu vakaların epidemik hatta sonra pandemik bir seviyeye ulaşmasında birçok faktör etkilidir. Artan Hindistan nüfusu bunun yanı sıra ülkede kanalizasyon altyapısının bulunmayışı, insan atıklarının suya karışmasına neden olmuştur. Ayrıca Ganj Nehri’nin kutsal kabul edilmesi, insanların burada yıkanması, ölülerinin küllerini bu nehre boşaltmaları, yine bu suyu içmeleri koleranın ülke içerisinde rahatlıkla yayılmasına sebep olmuştur. Bu yıllarda İngilizlerin Hindistan’a ayak basması ve yürüttükleri ticari faaliyetler, epideminin pandemiye dönüşmesine ön ayak olmuştur. Bu salgınlardan Osmanlı Devleti de nasibini alır3. 1822 yılında Anadolu’ya ulaşan kolera salgını 1831 yılında ise İstanbul’da görülür5.

I. Balkan Savaşı ve Kolera Salgını

1912 yılı öncesi Balkanlardaki devletler kendi aralarında çatışırlar. Fakat üzerlerinde anlaştıkları ortak bir konu mevcuttur: Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak ve Balkanlardaki son Osmanlı topraklarını ele geçirmek6. O sırada Osmanlı ve İtalya arasında Trablusgarp Savaşı yaşanmaktadır ve Osmanlı ordusu güçsüzdür. Bunu fırsat bilen Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan 1912’de ittifak olup Osmanlı’ya savaş açar. Bu savaş Osmanlı’nın Balkanlardaki topraklarını kaybetmesiyle sonuçlanır ve devletin batı sınırı Meriç Nehri’ne çekilir. Kaybedilen topraklarda yaşayan halk ise İstanbul’a, Anadolu’ya göç etmek durumunda kalır7. Savaş sırasında ortaya çıkan kolera salgını ise düşman askerlerin yanı sıra Osmanlı’yı oldukça zorlamıştır. Öyle ki salgınlardan dolayı ölen askerlerin sayısı 75.000 iken savaş nedeniyle ölen, yaralanan ve esir düşenlerin sayısı 340.000 kadardır1. Bu veriler, kolera salgını sonucu orduda ne kadar büyük kayıplar meydana geldiğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin kaynaklarının sınırlı olması dolayısıyla askerlerin yiyecekleri yetersizdir, temiz içme suları yoktur ayrıca savaş şartlarından dolayı askerler tuvalet ihtiyaçlarını da herhangi bir yerde görür, dışkıların su birikintilerine karışması, bu sulardan içilmesi hastalığın yayılması için elverişli bir ortam oluşturur8,1.

Osmanlı Devleti’nin Kolerayla Mücadelesi

Balkan Savaşları sırasında, Osmanlı askerleri arasında kolera salgını Ekim 1912’de görülmeye başlanmış ve kasım ayıyla birlikte İstanbul’a yayılmıştı. Hastalığın pik yaptığı tarihler ise 17-19 Kasım’dı7.

Bu salgın sırasında Hilal-i Ahmer cemiyeti birçok önemli faaliyetlerde bulundu. Savaştan önce hazırlanmış hastanelerin bulunmaması, yaralı ve hasta askerlerle birlikte göç eden vatandaşların da sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyması hastane ihtiyacını doğurdu1. Böylece Hilal-i Ahmer Cemiyeti; Hadımköy, Yeşilköy, Ispartakule, Darülfünun, Kadırga, Vefa, Demirkapı, Muhacirun hastanelerini kurdu ve yaralı askerlerin taşınması için de seyyar hastaneleri faaliyete soktu9. Cemiyet gerekli hastanelere personel ve tıbbi malzeme sağladı, yardım toplanması için halka çağrı yaptı9. Hastaneler hemen inşa edilemediğinden dolayı öncesinde okullar, konaklar ve apartmanlar kullanıldı9. Örneğin, Yeşilköy’de bir Rum okulu Sâri Hastalıkları Hastanesi olarak kullanılmıştır. Yeşilköy’deki hasta sayısı binalardan tarlalara kadar taşmış. Bu nedenle Yeşilköy bir zaman sonra kolera tarlası olarak anılmaya başlanmıştı7. Bunlar dışında Almanya ve İngiltere’den gelen çadırlarla da seyyar hastaneler kurulmuş, bunlar yetersiz kaldığından dolayı barakalar inşa edilmişti9. Ayrıca Fransa, İsveç, Belçika gibi ülkelerden de personel, seyyar hastane ve malzeme yardımları gelmiş fakat Türk halkı bu yardımlara karşı mesafeli davranmış, yabancılardan gelen malzemelerin kendilerine zarar verebileceğini düşünmüşlerdi1. Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin faaliyetleri yalnızca hastanelerle sınırlı kalmamış, tren istasyonlarındaki yaralı askerler için çayhaneler açılmıştı. Cemiyet yalnızca askerlerle ilgilenmemiş hasta muhacirler için de Sarayburnu’nda çadırlı bir merkez kurmuştu9.

Koleranın İstanbul’a yayılmaması için bazı kararlar alındı. Örneğin, hasta askerler şehre sokulmamalıdır ve kolera vakaları tespit edilir edilmez Emanet-i Sıhhiye Müdüriyetine ihbar edilmelidir9. Fakat alınan önlemlere rağmen salgın İstanbul’a da yayıldı1. Bunun ardından İstanbul’da daha fazla yayılmayı önlemek üzere kararlar alındı. Bu kararlar: İstanbul sularının mikroptan korunması, Anadolu’ya göç edecek olan muhacirlerin öncelikle tahaffuzhanelerde (karantina yerleri) bekletilmesi ve eşyalarının tebhirhanelerde (dezenfeksiyon istasyonları) dezenfekte edilmesi, Terkos Gölü’nden balık avlanmasını önlemek adına bir komisyon oluşturulması, tarlalarda bulunan karpuz, kavun gibi ürünlerin dağıtımının denetlenmesi, Ayastefanos’a (Yeşilköy) trenle gönderilen kolera hastalarının bekletilmeden deniz veya kara yoluyla tahliyesinin yapılması, bu kimselerden barınacak yer bulamayanlar için barakaların inşası olarak sayılabilir10,8,9. Bu dönemde hastanelerin yetersiz gelmesi sonucu Ayasofya, Nuruosmaniye, Şehzade ve Sultan Ahmet gibi camiler de hastane niyetiyle kullanıldı1.

Bir önceki paragrafta yer aldığı üzere Osmanlı Devleti, II. Mahmut döneminde olduğu gibi bu kolera salgınında da karantina uygulamasına başvurmuştu. İstanbul içerisinde bulunan hastaların, halkın arasına karışmaları yasaklanmış ve bu hastalar izole edilmişti. Bunun dışında İstanbul’a gelecek olan askerler ve muhacirler öncelikle uygun bir bölgede kordon altına alınmış ve dezenfeksiyonla ilgili uygulamalar yapıldıktan sonra İstanbul’a girişlerine izin verilmişti9. Salgın nedeniyle İstanbul’daki resmi ve özel okullar tatil edilmiş ve bu tatil esnasında meydana gelebilecek kalabalık merasimlere izin verilmemişti.9 Salgın süresince belli aralıklarla toplantılar yapılmış ve bazı kararlar alınmıştır. Bunlardan biri, 11 Kasım 1912 tarihinde Hariciye Nazırı’nın Başkanlığında Meclis-i Umûr-u Sıhhiyenin düzenlediği toplantıdır. Bu toplantıda alınan tedbir kararları gazete aracılığıyla halka duyurulmuştur. Alınan kararlar şu şekildedir:

  1. Temizlik koleraya karşı en büyük tedbirdir.
  2. Ellerinizi bol sabunlu suyla yıkayınız. Sonra mümkün ise ispirto, limon suyu, sirkeyle temizleyiniz.
  3. Ellerinizi yıkamadan bir şey yemeyiniz, parmaklarınızı ağzınıza götürmeyiniz.
  4. İçeceğiniz, ağzınızı çalkalayacağınız suyu kaynatınız.
  5. Yiyecek ve içeceklerinizi pişirmeden ve kaynatmadan asla yemeyiniz.
  6. Yemek kaplarınızı kaynar suyla temizleyiniz.
  7. Abur cubur yemeyiniz, vaktinde yatıp kalkınız.
  8. Yiyecek ve içeceklerinizi sineklerden koruyunuz.
  9. Kundura ve üzerinize giydiğiniz paltonuzu kapı yanında bırakınız.
  10. Kalabalık yerlere gitmeyip, birbirinize sürtünmekten çekininiz.
  11. Abdesthanelere kireç kaymağı, %20 göztaşı, %5 sulu katran atmak çok faydalıdır. Abdesthaneden çıkınca ellerinizi sabunla yıkayınız.
  12. Kay veya ishalde hemen doktora gidiniz.
  13. Koleraya biri tutulunca derhal hükümet yetkililerine haber vermek en büyük insanlık ve vatanperverliktir. Çünkü hem hasta zamanında tedavi edilir. Hem de aile fertlerine sirayeti önlenir. 
  14. Adî ishalde bile mümkünse herkesin çamaşırlarını kaynatması, sonra yıkaması gereklidir. Kolera için elbiseler çok tehlikeli olduğundan dezenfekte etmeden ne kullanılmalı ne de kimseye verilmelidir. Bu tedbirlere riayet etmek şartıyla koleradan asla korkmak ve telaşa düşmeye sebep yoktur9.

17 Kasım 1912 tarihindeyse Başkomutanlık tarafından çıkarılan bir emirle bazı hastanelere bulaşıcı hastalığı olanlar gönderilmeyecektir. Çünkü bu dönemde bazen salgın hastalığı olanlarla diğer hastalar aynı hastanelere yatırılmış ve bu nedenle salgın daha da yayılmıştır8.

27 Kasım 1912 tarihinde Sıhhiye Nezareti belli başlı tedbirleri yazılı olarak Dahiliye Nezaretine bildirmişti. Yukarıda daha önce bahsedilen tedbirler dışında şunlar sayılabilir: Koleraya yakalanma ihtimali yüksek olan fakirler, bekarlar; daha çok han ve kahvehanelerde konakladığından hamal, kayıkçı, kahveci gibi meslek gruplarının sıkı kontrol altında tutulması, bozulmuş meyve, sebze, et gibi yiyeceklerin satılmasının yasaklanması, güvenlik memurlarının sağlık memurlarına yardımcı olması, koleraya yakalanan evlerin herkes tarafından bilinebilmesi için bu evlere sarı bayrak asılması9.

2 Aralık 1912’de düzenlenen başka bir toplantıda ise Viyana’dan kolera tedavi yöntemlerini bilen bir bakteriyolog getirilmesi kararına varılmış ve bu bakteriyolog Viyana tarafından İstanbul’a gönderilmişti1.

Bu dönemde suyla ilgili alınan önlemler doğrultusunda belediyeler halka kaynatılmış sular dağıtmıştır. Ayrıca Tuzla Tahaffuzhanesinde su kuyularının temizlenmesi için suya Dr. Abdülkadir Noyan tarafından permanganat atılmış, bundan dolayı suyun rengi kırmızıya dönmüştü. Bunu gören askerler suyun onları zehirleyeceğinden endişelenmiş ve bu endişelerin giderilmesi adına Dr. Noyan askerlerin gözü önünde bu suyu içerek korkulacak bir şeyin olmadığını göstermiştir1.

Salgının yaşandığı yıllarda bilgili, iyi eğitilmiş hasta bakıcı bulmakta zorlanılmıştı. Asker ve vatandaşlardan oluşan yaklaşık yüz gönüllü, hastaların bakımında görev almıştı1. Tıbbi ilaçlarla tedavi edilemeyen kolera, laudanumlu laktik asit limonatasıyla tedavi edilmeye çalışılmış ve hastalara yiyecek olarak tavuk suyu çorbası verilmişti. Ortamın temizliği içinse söndürülmüş kireç tozu kullanılmıştı1.

İskân edilen muhacirler arasında kolera salgınları baş gösterince Hilal-i Ahmer Cemiyeti aşı kampanyası başlattı. Gülhane’de Dr. Reşat Rıza ile Dr. Mustafa beylerin hazırladığı kolera aşısı ilk kez Balkan Savaşları sırasında 1913 yılında orduda uygulanmaya başlandı9.

I.Balkan Savaşı’nın sonlanmasıyla devlet rahat bir nefes almış ve gereken sağlık tedbirlerinin alınması için seyyar sıhhiye heyetleri kurulmuştur9. Hastalığın yayılmasını engellemek adına askerlerin terhis edilmesi öncesi önlemler alınmış fakat tüm önlemlere rağmen koleranın Anadolu’ya yayılmasının önüne geçilememiştir1.

Sonuç

I. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesinde askeri donanımın yetersiz olmasının yanı sıra kolera salgını da büyük bir etkendir. Sağlık personelinin ve tıbbi malzemelerin yetersiz olması, askerlerin sağlık eğitiminin eksik olması bu nedenle bulaşın daha kolay artması, temiz içme suyunun bulunamaması gibi sebepler savaşı daha da zorlaştırmıştır8. “Çünkü büyük bir salgın, en büyük düşmandan bile daha büyük bir düşmandır7.”

Kolera salgınları dünyanın en ölümcül salgınlarından biridir. 1961 yılında başlayan 7. pandemi hala devam ediyor11. 2016 yılında kolera yalnızca Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti’nde görülmüş. Kolera tedavi edilmediği takdirde saatler içerisinde ölümle sonuçlanabiliyor4. Salgınların önlenmesi için su ve gıdaların temizliğine dikkat edilmeli. Günümüzde bu hastalığın şiddeti antibiyotik tedavisiyle azaltılabilmekte ve endemik bölgelerde, büyük salgınlarda oral aşı tercih edilmektedir11.

Kaynakça
  1. Cengiz, Ş., Başalan İz, F., Aytur Özen, T., Erdinçli, İ. (2013). Balkan Savaşları’nda Kolera Mücadelesi. Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, 21, 103-19.
  2. Gültekin, E. (2016). 19. Yüzyılda Osmanlılarda Kolera Tedavileri (Yayımlanmamış doktora tezi), İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, İstanbul.
  3. Yaşayanlar, İ. (2018). Bir Hastalık Olarak Kolera. Toplumsal Tarih, 296, 49-55.
  4. Sağlam R. (2016). Ocak-Ağustos 2016 Salgın Hastalıkları. Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Halk Sağlığı Dergisi, 1, 58-62.
  5. Töreli, T. (2020). Osmanlı Devletinde 1910 Tarihinde Meydana Gelen Kolera Salgını Hakkında Önemli Bir Kaynak. Tarih Okulu Dergisi, 46, 1371-87.
  6. Zürcher EJ. (2020). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. (çev. Yasemin Saner). İstanbul: İletişim Yayıncılık, 132.
  7. Erdem N. (2013). Balkan Savaşları Döneminde Yunan Basınında Kolera Vakaları. Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 52, 803-24.
  8. Kılıç, S. (2005). I. Balkan Savaşı Döneminde Sağlık Hizmetleri ve Koşulları (Kolera Salgını). IX. Askeri Tarih Semineri Bildirileri içinde (22-24. ss.). Ankara: Genelkurmay Yayınları.
  9. Ayışığı M. (2013). Balkan Savaşları Sırasında Kolera ile Mücadele. Türk Dünyası Araştırmaları, 248, 49-64.
  10. Sarıyıldız G. Karantina. DİA, XXIV, 463-5.
  11. Namal F., Kılıç S. (2015). Kolera. Türkiye Klinikleri Halk Sağlığı – Özel Konular, 3, 13-9.